DEFOLU ANILAR DAVASI HAYAT: 2.0

 


DEFOLU ANILAR DAVASI

HAYAT: 2.0

Ellerini arkasında bağladı ve altı katlı apartmanın dördüncü katından aşağı baktı. Sokaktaki zaman, sanki herkesin bir ritmi, bir amacı varmış gibi akıyordu. Kaldırımda yürüyen çiftler omuz omuza ilerliyor, aralarındaki sessiz uyum yüzlerine hafif bir aydınlık düşürüyordu. Bir adam, kucağındaki paketi sanki küçük bir zafer taşır gibi dikkatle tutuyor; birkaç adım ötede bir kadın, çocuğunun elini kaybolmasın diye değil, kıyamet kopsa annesinin, evladının elini bırakmayacağının biliyor olmanın güveniyle tutuyordu. Tek başına yürüyenler bile sanki kendi hikâyelerinde bir yere aitmiş gibi görünüyordu. Mazlum Mahsun ise, tüm bu sahnelere bakarken hem içten bir özlem hem de sessiz bir eksiklik hissediyordu; bir yere ait olmanın, paylaşmanın ve gerçek bir mutluluğu hissetmenin ne demek olduğunu yıllardır unutmuş gibiydi.

Bulunduğu yükseklikten bakınca herkes tamamlanmış gibiydi. Sanki herkes bir hedefe ulaşmış, bir eşiği geçmiş, bir “başardım” noktasına varmıştı. O ise hâlâ bekleme ekranındaydı.

Kırk yaşına gelmişti. Orta boylu ne şişman ne zayıftı; gözlükleri yüzüne hafif bir ciddiyet katıyordu. Özel sektörde beyaz yaka olarak çalışıyor, günlerini ofis masası, e-postalar ve toplantılar arasında geçiriyordu. Ailesinden kalan eski ama bakımlı evde yaşıyordu. Mobilyalar klasik, odalar düzenliydi ama hiçbir köşesi özel bir karakter barındırmıyordu. Hayatı kötü değildi; makul bir maaşı, düzenli bir rutini, uyumlu bir çevresi vardı. Dışarıdan bakıldığında sıradan, ortalama ve güvenli bir hayatın içindeydi. İçten içe ise hep bir boşluk ve ölçülemeyen bir eksiklik hissediyordu. Başarısız değildi. Ama başarılı da değildi. Bir gün biri onun hayatını anlatacak olsa, şöyle bir cümle kurardı; “Ortalama sıradan bir adam.”

Ve bu cümle, içini kemiriyordu. Çünkü sıradanlık görünmez olmaktı. Görünmez olmak, kayda geçmemek, kayda geçmemek ise yaşamamış sayılmak demekti. Bir an için aşağıdaki kalabalığa gözlerini kısarak baktı.

“Gerçekten hepsi mutlu mu?” diye düşündü. “Yoksa herkes kendi defosunu cebinde mi taşıyordu?”

Kendi cebini yokladı. Cebi defolarla doluydu. Çocukken hayalini kurduğu hayat başka bir şeydi. Büyük bir masa, kalın dosyalar, imza atılan kararlar, insanlar tarafından dinlenen bir adam… Oysa şimdi küçük bir ofiste, başkalarının imzaladığı kararları uygulayan ne uzayan ne kısalan bir çalışandı.

Üniversitede sevdiği kıza açılamamış, otuzunda iş değiştirmeye cesaret edememiş, otuz beşinde kurmayı düşündüğü aile ‘özel sebeplerden dolayı’ iptal olmuştu. Otuz sekizinde doktora gitmeyi ihmal etmiş, adını bile ilk kez duyduğu bazı hastalıkların taşıyıcısı olduğunu öğrenmişti.

Her yıl bir şey eksilmişti hayatından ama tam olarak neyin eksik olduğunu da bilmiyordu. Bazen aynaya bakar, yüzünde bir hata arardı. Dıştan bakıldığında herhangi bir defo görünmüyordu. Yakışıklı değilse bile çirkin de değildi. Birtakım takıntıları vardı amenna ama bu tüm hayatındaki eksikliklerin sebebi olamazdı.

Evet, her sabah istisnasız bir yumurta, yedi zeytin, iki adet çeri domates, bir parça ezine peynir ve bir dilim ekmeğin üzerine sürülmüş vişne reçeli yerdi. Önce zeytinlerini, sonra peynirini sonra domatesini en son yumurtasını yerdi, sıralama sabitti. Yedi zeytinden biri kırık çıksa uğursuzluk sayardı. Ve elbette tüm zeytinlerinin aynı boyda olmasını isterdi. Es kaza araya küçük ya da büyük karışsa, aynı boydan zeytin ile değiştirirdi.

Tüm kıyafetleri siyahtı. Siyah gömlek, siyah pantolon, siyah mont. Siyahın tonu değişirdi ama kararı değişmezdi. “Kararsızlık yormaz” derdi kendi kendine. Yani sürekli karar almamak için tek bir karar vermişti.

Her akşam saat 23.00’te yatar, sabah 07.01’de kalkardı. Erken uyanmış olsa bile alarm çalmadan kalkmazdı. Saat 06.52’de gözleri açık tavana bakarken, “Henüz zamanı değil,” derdi. Sanki hayat, 07.01’de resmi olarak başlıyordu. 07.00 fazla erken, 07.02 ise düzensizlikti.

Düzen onun için güvenlikti. Güvenlik ise hata yapmamak demekti. Hata yapmamak, eleştirilmemek, eleştirilmemek iyi bir şey demekti. Dördüncü katın camı, onu aşağıdaki dünyadan ayıran ince bir sınırdı. Camın bu tarafında bekleyen bir adam, diğer tarafında yaşayan insanlar vardı sanki.

İşte o zaman şunu düşündü; “Ya kendisine yanlış hayat teslim edildiyse? Ya bir karışıklık olduysa ve bu hayat başkasının hayatıysa? Yanlış olduğu için de bu hayat ona uymuyorsa? Verilen bu hayat, tıpkı bir elbise gibi bedenine dar ya da bol gelmişse?”

Bir an durup düşündü. Başta bu düşünce tuhaf geldi; fakat zihninde biraz dolaştırınca, düşündüğü kadar saçma olmadığını hissetti. Aksine, bu düşünce ilk kez içindeki boşluğun gerçek sebebiymiş gibi duruyordu. Eğer kendisine hatalı bir hayat teslim edildiyse, onu iade edip kendi hayatını talep edebilirdi. İnsan satın aldığı bir ürünü geri verebiliyorsa, neden yanlış teslim edilmiş bir hayatı iade edemesindi?

Tüm gün bu düşüncenin içinde savruldu. Akşam eve gittiğinde çalışma masasına oturdu. Bilgisayarın boş ekranına uzun süre baktı. İmleç yanıp sönüyordu. Tıpkı onun gibi; var ile yok arasında, hareket ile duruş arasında, karar ile tereddüt arasında. Ve ilk cümleyi yazdı:

İÇ YAŞAM BAKANLIĞI

TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ BAŞKANLIĞI’NA

Konu: Tarafıma teslim edilen “Hayat” adlı ürün hakkında değişim talebi

Sayın Yetkili,

Tarafıma doğum tarihinde teslim edilen ve “Hayat” adıyla anılan ürün, aradan geçen yaklaşık kırk yıllık kullanım süresi sonunda beklentilerimi karşılamamaktadır. Bu nedenle değişim ya da kapsamlı bir güncelleme talebinde bulunma gereği doğmuştur.

Ürüne ilişkin tarafıma herhangi bir fatura ya da fiş teslim edilmemiştir. Zaten doğum anında böyle bir belgelendirme yapılmadığı bilgim dahilindedir. Ürün, kutusuz ve doğrudan kullanıma hazır şekilde tarafıma teslim edilmiş; montaj ve kurulum işlemleri ise tamamen kullanıcı sorumluluğuna bırakılmıştır. Lakin teknik konularda yeterli bilgi ve donanıma sahip değilim/değiliz. İnsan kendi karakterini kurarken hangi vidanın fazla sıkılacağını, hangi duygunun gevşek kalacağını bilememektedir. Bu konuda tarafıma herhangi bir kullanım kılavuzu da sunulmamıştır.

Ürünü ilk yıllarında hevesle kurmaya çalıştım. Mevcut tüm düğmelere bastım; bazılarını gereğinden fazla zorladım. “Sabır” tuşu zamanla içeri göçtü, “Cesaret” düğmesi aralıklı çalışmaya başladı, “Mutluluk” modülü ise düzensiz ve düşük performans göstermektedir. Çevremdeki kullanıcıların cihazlarında hayat modülünün çok daha yüksek kapasiteyle çalıştığı gözlemlemekteyim.

Arıza kaydı oluşturmak amacıyla çeşitli kanallardan başvuruda bulundum; dualar, dilekler ve içsel teknik destek taleplerinde bulundum. Meditasyon yaptım, enerji frekansımı yükselttim, manifestolar yazdım; pozitif enerjiyi, başarıyı ve zenginliği mıknatıs gibi kendime çekmeye çalıştım. Ama galiba kutupları ters bağlamıştım. Evrene sipariş geçtim; “başarı, bolluk, huzur” dedim. Teslimat hâlâ kargoda görünüyor. Titreşimimi yükselttim ama sanırım sinyal çekmeyen bir bölgede yaşıyorum. Yani ya geri dönüş alamadım ya da taleplerimin “yoğunluk nedeniyle sıraya alındığı” izlenimine kapıldım.

Kullanım süresi boyunca yeterli yönlendirme yapılmaması, içimde oluşan boşluk ve performans düşüklüğü, üretim ya da teslimatta bir eksiklik olabileceği şüphesini doğurmaktadır.

Yukarıda arz edilen nedenlerle, tarafıma teslim edilen yaşam modelinin kapsamlı şekilde incelenmesini; mümkünse değişim, aksi takdirde kişisel özelliklerime uygun güncelleme ve kullanım kılavuzu sağlanmasını saygılarımla arz ederim.

Mazlum Mahsun”

Gönder tuşuna bastı ve şikâyet hattına dilekçesini iletti. Dilekçeyi gönderdiği anda içine bir rahatlama gelmişti. Bu artık İç Yaşam Bakanlığı’nın problemiydi. Mademki hayattan sorumlu birimdi, bu ona uymayan hayatın sebeplerini ve sonuçlarını araştırıp bulmalıydılar.

Günler günleri kovaladı; her gün mail kutusunu kontrol ediyor, bir cevap gelmesini bekledi. Cevap, iki hafta sonra postadan tebligat olarak ulaştı. Görünen o ki, başvurusunu anlık bir ruhsal çöküntü olarak değerlendirmemişler; konunun incelenmesi amacıyla resmî dava açılmasına karar vermişlerdi.

Tebligatı aldıktan birkaç gün sonra mahkemeye gitti. Bugün ilk duruşması görülecekti. Duvarda yalnızca bir tabela asılıydı;

İÇ YAŞAM HUKUKU MAHKEMESİ- Hayat Ürünleri Denetim Dairesi Başkanlığı

Hâkim, ciddiyetini koruyarak konuşmaya başladı; önündeki dosyaların arasından arada bir bakış atıyor, kaşlarını hafifçe çatıyordu. Salon küçük ve aşırı resmiydi; duvarlarda yalnızca tabelalar asılıydı. Hayat’ın temsilcisi yanındaki sandalyede sessizce oturuyor, yakasındaki ad etiketi neredeyse göz alıcı bir kontrast oluşturuyordu. ‘Ürün Yetkisi – Hayat:2.0’ Sessizlik, kâğıt hışırtıları ve hafif kalem tıklamalarıyla bölünüyor; her ses, bekleyen herkesin nefesini kesercesine yankılanıyordu.

“Davacı Mazlum Mahsun, tarafına teslim edilen ‘hayat’ ürününün beklentilerini karşılamadığını ileri sürmektedir. Uyuşmazlık konusu, söz konusu ürünün ayıplı olup olmadığı yahut ortaya çıkan durumun kullanım hatasından kaynaklanıp kaynaklanmadığıdır. Davacı Mazlum Mahsun, iddia ve şikâyetlerinizi mahkememiz huzurunda sözlü olarak da beyan ediniz.”

Mazlum Mahsun ayağa kalktı. Elleri hafifçe terliyor ama sesini kaybetmiyordu:

“Sayın hakimim, bu hayatın bana eksik veya pasif modüllerle teslim edildiğini düşünüyorum. ‘Mutluluk, cesaret, sağlıklı yaşam, sosyal bağlar ve risk alma’ modüllerim sürekli tutukluk yapıyor, çoğunlukla da çalışmıyor. Ama ‘sabır, gece gündüz çalışma, riayet etme, şikâyet etmeme, boyun eğme, sorgulamama’ tuşları hiç problem çıkarmadan çalışıyor. Ürün tesliminde kullanım kılavuzu verilmedi. Ürünün montajı tamamen tarafıma bırakıldı. Ben teknik işlerden anlamıyorum. Dolayısıyla kurulum hatası var ise de bu eksiklikleri kendi hatama bağlamam mümkün değil. Kanaatimce teslim edilen ‘hayat’ ürünü eksik ya da hatalıdır.”

Hâkim önündeki kağıtlara birtakım notlar aldı.

“Davalı taraf vekiline söz veriyorum; beyan ve savunmalarınızı sununuz,” dedi. Bunun üzerine davalı taraf vekili ayağa kalkarak mahkeme huzurunda savunmasına başladı.

“Sayın Hâkim, müvekkil şirket tarafından üretilen söz konusu ürün, her bir kullanıcıya özgü ihtiyaç ve tercihler dikkate alınarak kişiye özel şekilde tasarlanmakta ve teslim edilmektedir. Bu itibarla, standart üretim hatasına dayalı genel bir ayıp veya kusur isnadında bulunulması hukuken de fiilen de mümkün değildir.

Kurulum aşamasında kullanıcı tarafından gerçekleştirilen işlemlerden veya üçüncü kişilerce yapılan müdahalelerden kaynaklanan aksaklıkların müvekkil şirkete atfedilmesi, sorumluluk hukuku ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Ürünün tesliminden sonraki kullanım ve kurulum sürecinde ortaya çıkan hatalar, üreticiye kusur isnadını gerektirmez.

Açıklanan nedenlerle, davacı tarafça ileri sürülen iddiaların hukuki ve fiili dayanaktan yoksun olduğu kanaatindeyiz. Bu itibarla, davanın reddine karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz. Takdir yüce mahkememizindir.”

Hâkim, her iki tarafa da baktı. Önce davacının yüzündeki beklentiye, sonra davalının ölçülü sessizliğine… Salonun duvarlarına sinmiş gerilim neredeyse elle tutulur gibiydi. Gözlüklerini yavaşça gözüne indirdi;

“Yaz kızım,” dedi tok ve sakin bir sesle. “Dosyanın ayrıntılı biçimde incelenmesine, teknik hususların aydınlatılması amacıyla bilirkişi tayin edilmesine, davalı taraftan, modüllerin kullanım süreçleri ile teknik işleyişine ilişkin ayrıntılı ve denetime elverişli bir rapor sunulmasının talep edilmesine, Davacının, eksik modüllerinin kanıtlarını içeren Defolu Anılar Dosyası getirmesine karar verilmiştir.

Dosyada mevcut eksikliklerin ikmali ile toplanacak delillerin değerlendirilmesi amacıyla duruşmanın iki ay sonraya, ayın beşi saat 10.00’a bırakılmasına karar verilmiştir.”

Hâkim, gözlüklerinin üzerinden son kez salona baktı. Tokmak masaya indi; ses odada yankılandı. Dava bitmemişti, sadece daha derin ve karmaşık bir hâl almıştı.

Bu arada mübaşirin dışarıdan yankılanan sesi duyuluyordu; elindeki kâğıttan bir sonraki dosyanın davacı ve davalı isimlerini tek tek okuyordu. Koridordaki ayak sesleri, adaletin hiç durmayan ritmi gibiydi.

Adam ağır adımlarla yazı işlerine gitti, dosyasını talep etti. Kararın bir suretini ve yerine getirmesi gereken yükümlülüklerin ayrıntılarını çıktı olarak aldı. Resmî mühür, kâğıdın üzerinde soğuk ama kesin bir iz bırakmıştı.

Hafifçe gülümsedi. Yıllardır farkında olmadan aktif olan modüllerini düşündü; sabır, çalışma, sıkıntılarla baş etme ve belki en çok boyun eğme… Sistem bunları kendi kendine işletiyordu. Ama şimdi, bir modül daha devreye girmişti; UMUT... Ve bu sefer, onun kontrolü altındaydı bu modül.

O gün eve dönerken, “hayatını iade etme” talebinin artık yalnızca içsel bir çığlık olmadığını fark etti. Bu, kayda geçmiş bir istemdi; sistemin de yerine getirmek zorunda olduğu resmî bir görev hâline gelmişti. İçinde küçük ama kararlı bir umut filizlendi. İlk kez, eksik modüllerinin gerçekten güncellenebileceğine dair bir güven. Yazı işlerinden aldığı dökümde şunlar yazıyordu.

· Bilirkişi raporunda; eksik modüller, pasif loglar, kullanım alışkanlıkları ve üretim kayıtları incelenecekti.

· Davacı, eksik modüllerinin kanıtlarını içeren Defolu Anılar Dosyası sunacaktı.

Eve giderken yolunu biraz uzattı. Mahkemenin karşı sokağındaki kırtasiyeye girdi; rafların arasında kısa bir tereddütten sonra çizgili bir not defteri seçti. Yanına mavi bir pilot kalem aldı. Mürekkebin akışını denemek için küçük bir çizgi çekti; iz netti, kararlıydı.

Hafıza güvenilmezdi, bu yüzden not almak önemliydi. İnsan en çok kendi yaşadıklarını yuvarlıyor, törpülüyor, bazen de sessizce siliyordu. O silinmelere izin vermeyecekti. Aklına gelen tüm defolu anıları, çalışmayan modülleri, yarım kalmış cümleleri tek tek yazacaktı. Sonra hepsini bilgisayarda bir dosyaya dönüştürecek, tarih atacak, başlık koyacak, düzenleyecekti.

Bakanlık şikâyetini ciddiye almışsa, o da üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirecekti. Kendi hayatının bilirkişisi gibi davranacak, kanıt toplayacak, örnek gösterecek, kronoloji sıralayacaktı. Ve belki de insan, iyileşmeye en çok, kendi hikâyesini ciddiye aldığı gün başlıyordu. Defteri açtı ve yazmaya başladı.

“22 yaşımda, ilk iş günümde çalışma masama oturduğumda içimde başarıya, heyecana ya da en azından tatlı bir telaşa dair bir kıpırtı hissetmem gerekiyordu. Fakat hiçbir şey olmadı. Modül tamamen pasif kaldı. İş arkadaşlarımın tebessümleri, “hoş geldin” diyen sıcak sesleri ve ilk günün o canlı atmosferi bende en ufak bir karşılık uyandırmadı. Ne heyecan ne korku ne de mutluluk kalp atışlarımda bir değişiklik yarattı; nabzım sıradan bir günün temposundaydı. İnsan Kaynakları’nın yaptığı başlangıç değerlendirmesinde adrenalimin beklenen düzeyin altında kaldığını tespit edilmiş, içsel mutluluk modülümün devreye girmediğini not olarak dosyama işlenmişti. Herkes bunu profesyonel bir soğukkanlılık olarak yorumladı, oysa ben ilk kez içimde bir şeylerin eksik çalıştığını o masada, kimseye belli etmeden fark ettim.

30. yaş günümde yakın arkadaşlarım bana sürpriz bir parti düzenlemişti. Kapı açıldığında beklenen o ani sevinç patlaması, kahkahalar, sarılmalar… Hepsi yaşandı; fakat benim içimde değil. Video kayıtlarında yalnızca ölçülü bir tebessümüm var, kahkaha attığım tek bir ana dair görüntü yok. (Doğum günü CD’si dosyaya eklenecek.) O gece sosyal bağ modülü ile mutluluk modülü aynı anda pasif kaldı; kalabalığın ortasında olmama rağmen içsel sistemimde bir hareketlenme gerçekleşmedi. Bilirkişi bunu “tesadüfi değil, sistemsel bir aksaklık” olarak nitelendirebilir. Benim ifadem ise daha sade; sistem o akşam çalışmadı.

Üniversite yıllarımda yaşadığım ilk romantik yakınlaşmada bedenim olması gerektiği gibi tepki verdi; kalp atışlarım hızlandı, avuç içlerim terledi, heyecanı fiziksel olarak hissettim. Yani sistem yüzeyde çalışıyordu. Fakat kritik noktada mutluluk modülüm devreye girmediği için deneyim tamamlanamadı. Dışarıdan bakıldığında güzel ve heyecanlı bir an olarak görülen o sahnede, benim içimde ölçülebilir bir mutluluk yoktu. Çevremdekiler o anı keyifli, hatta özel olarak tanımlarken, ben yalnızca biyolojik bir hareketlilik yaşadım; sevinç hissi oluşmadı. Heyecan vardı ama mutluluk yoktu. Bu durumun anlık bir tereddüt değil, modüllerim arasındaki sistemsel bir uyumsuzluk olduğunu net fark ettim.

Bir sabah sokakta yürürken çiçek açmış ağaçları gördüm. Normalde bu tür bir manzara mutluluk modülümü devreye sokmalı, içimde hafif bir keyif ve sevinç yaratmalıydı; ama o an hiçbir duygu hissetmedim. Modül tamamen çalışmıyordu; varlığı sadece zihinsel farkındalıkla sınırlı kaldı, içimde hiçbir yankı uyandırmadı. Görgü tanıkları ve kendi not defterimde tuttuğum kayıtlar, mutluluk modülümün o gün tamamen pasif ve sistemsiz olduğunu açıkça kanıtlıyor. Dışarıdaki renkler ve güzellikler vardı; fakat modül çalışmadığı için içsel bir deneyim oluşmadı.”

Sonra bir an durdu ve düşündü. Mahkemeyi kandırmaya çalışmamalıydı; tespit edilirse cezası çok daha ağır olabilirdi. Defterin altına, kendi kendine hatırlatır gibi şu sözleri not etti:

“Ama şunu da belirtmek isterim; ürünü hiç tam kapasite kullanmadım. Korkudan bazı özelliklerini devreye almadığım doğrudur. “Git” butonuna basmadım. “Söyle” seçeneğini erteledim. “Sev” uygulamasını güncellemedim.”

Sonra çocukluğuna indi. Bu modüllerin neden pasife düşmüş olabileceğini düşündü. Ve o anı zihninden çıkarıp kâğıda döktü.

“Ürünü ilk teslim aldığım yıllarda her şey çalışıyordu. “Hayal gücü” yüksek kapasitedeydi. “Cesaret” otomatik başlatılıyordu. “Merak” sürekli açık kalıyordu. Kimse kullanım kılavuzu vermemişti ama ben kurcalamaktan korkmuyordum. Sonra bir gün biri dedi ki; “Büyü artık.” O cümle ilk yazılım güncellemesiydi. O gün bazı modüller tamamen devre dışı kaldı. Ağlamak sessize alındı, soru sormak sınırlandı, hayal kurmak ise haftada bir kez serbest bırakıldı. Okul yıllarında sistemim giderek daha karmaşık hâle geldi; başkalarının beklentileri cihazıma uzaktan erişim sağlamaya başladı. “Başkalarını memnun et” uygulaması arka planda sürekli çalışıyordu. Bataryam çabuk bitmeye başladı, ama kimse bana şarj aleti vermedi. Her şey dışarıdan yönetiliyor, ben ise sadece pasif bir kullanıcı gibi izliyordum; sistem kendi kurallarını dayatıyor, içimdeki modülleri istedikleri zaman açıp kapatıyordu.

Gençliğimde bir kez “Git” tuşuna basacaktım, ama basmadım. Bir kez “Söyle” seçeneğini aktif edecektim, erteledim. Bir kez “Sev” uygulamasını tam sürüm kullanacaktım, ama deneme sürümünde bıraktım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da belki ben garanti kapsamı dışına çıkmaktan korktum; ama diğer modüller sorunsuz çalışırken bu üç modülün sürekli tutukluk yapması tamamen benim hatam olamaz. Belki dışarıdan müdahale edilerek devreleri kapatıldı, belki sistemin kendi aksaklığıdır. Kimsenin günahını almak istemiyorum; sadece eksik işleyen bir sistemin içinde var olmaya ve hâlâ bununla baş etmeye çalışıyorum. Saygılarımla.”

Devam Edecek....



Yorumlar

Popüler Yayınlar