DEFOLU ANILAR DAVASI HAYAT: 2.0
DEFOLU ANILAR DAVASI
HAYAT: 2.0
Ellerini
arkasında bağladı ve altı katlı apartmanın dördüncü katından aşağı baktı. Sokaktaki
zaman, sanki herkesin bir ritmi, bir amacı varmış gibi akıyordu. Kaldırımda
yürüyen çiftler omuz omuza ilerliyor, aralarındaki sessiz uyum yüzlerine hafif
bir aydınlık düşürüyordu. Bir adam, kucağındaki paketi sanki küçük bir zafer
taşır gibi dikkatle tutuyor; birkaç adım ötede bir kadın, çocuğunun elini
kaybolmasın diye değil, kıyamet kopsa annesinin, evladının elini
bırakmayacağının biliyor olmanın güveniyle tutuyordu. Tek başına yürüyenler
bile sanki kendi hikâyelerinde bir yere aitmiş gibi görünüyordu. Mazlum Mahsun
ise, tüm bu sahnelere bakarken hem içten bir özlem hem de sessiz bir eksiklik
hissediyordu; bir yere ait olmanın, paylaşmanın ve gerçek bir mutluluğu
hissetmenin ne demek olduğunu yıllardır unutmuş gibiydi.
Bulunduğu
yükseklikten bakınca herkes tamamlanmış gibiydi. Sanki herkes bir hedefe
ulaşmış, bir eşiği geçmiş, bir “başardım” noktasına varmıştı. O ise hâlâ
bekleme ekranındaydı.
Kırk
yaşına gelmişti. Orta boylu ne şişman ne zayıftı; gözlükleri yüzüne hafif bir
ciddiyet katıyordu. Özel sektörde beyaz yaka olarak çalışıyor, günlerini ofis
masası, e-postalar ve toplantılar arasında geçiriyordu. Ailesinden kalan eski
ama bakımlı evde yaşıyordu. Mobilyalar klasik, odalar düzenliydi ama hiçbir
köşesi özel bir karakter barındırmıyordu. Hayatı kötü değildi; makul bir maaşı,
düzenli bir rutini, uyumlu bir çevresi vardı. Dışarıdan bakıldığında sıradan,
ortalama ve güvenli bir hayatın içindeydi. İçten içe ise hep bir boşluk ve
ölçülemeyen bir eksiklik hissediyordu. Başarısız değildi. Ama başarılı da
değildi. Bir gün biri onun hayatını anlatacak olsa, şöyle bir cümle kurardı; “Ortalama
sıradan bir adam.”
Ve
bu cümle, içini kemiriyordu. Çünkü sıradanlık görünmez olmaktı. Görünmez olmak,
kayda geçmemek, kayda geçmemek ise yaşamamış sayılmak demekti. Bir an için
aşağıdaki kalabalığa gözlerini kısarak baktı.
“Gerçekten
hepsi mutlu mu?” diye düşündü. “Yoksa herkes kendi defosunu cebinde mi
taşıyordu?”
Kendi
cebini yokladı. Cebi defolarla doluydu. Çocukken hayalini kurduğu hayat başka
bir şeydi. Büyük bir masa, kalın dosyalar, imza atılan kararlar, insanlar
tarafından dinlenen bir adam… Oysa şimdi küçük bir ofiste, başkalarının
imzaladığı kararları uygulayan ne uzayan ne kısalan bir çalışandı.
Üniversitede
sevdiği kıza açılamamış, otuzunda iş değiştirmeye cesaret edememiş, otuz
beşinde kurmayı düşündüğü aile ‘özel sebeplerden dolayı’ iptal olmuştu. Otuz
sekizinde doktora gitmeyi ihmal etmiş, adını bile ilk kez duyduğu bazı
hastalıkların taşıyıcısı olduğunu öğrenmişti.
Her
yıl bir şey eksilmişti hayatından ama tam olarak neyin eksik olduğunu da
bilmiyordu. Bazen aynaya bakar, yüzünde bir hata arardı. Dıştan bakıldığında
herhangi bir defo görünmüyordu. Yakışıklı değilse bile çirkin de değildi.
Birtakım takıntıları vardı amenna ama bu tüm hayatındaki eksikliklerin sebebi
olamazdı.
Evet,
her sabah istisnasız bir yumurta, yedi zeytin, iki adet çeri domates, bir parça
ezine peynir ve bir dilim ekmeğin üzerine sürülmüş vişne reçeli yerdi. Önce
zeytinlerini, sonra peynirini sonra domatesini en son yumurtasını yerdi, sıralama
sabitti. Yedi zeytinden biri kırık çıksa uğursuzluk sayardı. Ve elbette tüm
zeytinlerinin aynı boyda olmasını isterdi. Es kaza araya küçük ya da büyük
karışsa, aynı boydan zeytin ile değiştirirdi.
Tüm
kıyafetleri siyahtı. Siyah gömlek, siyah pantolon, siyah mont. Siyahın tonu
değişirdi ama kararı değişmezdi. “Kararsızlık yormaz” derdi kendi kendine. Yani
sürekli karar almamak için tek bir karar vermişti.
Her
akşam saat 23.00’te yatar, sabah 07.01’de kalkardı. Erken uyanmış olsa bile
alarm çalmadan kalkmazdı. Saat 06.52’de gözleri açık tavana bakarken, “Henüz
zamanı değil,” derdi. Sanki hayat, 07.01’de resmi olarak başlıyordu. 07.00
fazla erken, 07.02 ise düzensizlikti.
Düzen
onun için güvenlikti. Güvenlik ise hata yapmamak demekti. Hata yapmamak,
eleştirilmemek, eleştirilmemek iyi bir şey demekti. Dördüncü katın camı, onu
aşağıdaki dünyadan ayıran ince bir sınırdı. Camın bu tarafında bekleyen bir
adam, diğer tarafında yaşayan insanlar vardı sanki.
İşte
o zaman şunu düşündü; “Ya kendisine yanlış hayat teslim edildiyse? Ya bir
karışıklık olduysa ve bu hayat başkasının hayatıysa? Yanlış olduğu için de bu
hayat ona uymuyorsa? Verilen bu hayat, tıpkı bir elbise gibi bedenine dar ya da
bol gelmişse?”
Bir
an durup düşündü. Başta bu düşünce tuhaf geldi; fakat zihninde biraz
dolaştırınca, düşündüğü kadar saçma olmadığını hissetti. Aksine, bu düşünce ilk
kez içindeki boşluğun gerçek sebebiymiş gibi duruyordu. Eğer kendisine hatalı
bir hayat teslim edildiyse, onu iade edip kendi hayatını talep edebilirdi.
İnsan satın aldığı bir ürünü geri verebiliyorsa, neden yanlış teslim edilmiş
bir hayatı iade edemesindi?
Tüm
gün bu düşüncenin içinde savruldu. Akşam eve gittiğinde çalışma masasına
oturdu. Bilgisayarın boş ekranına uzun süre baktı. İmleç yanıp sönüyordu. Tıpkı
onun gibi; var ile yok arasında, hareket ile duruş arasında, karar ile tereddüt
arasında. Ve ilk cümleyi yazdı:
İÇ YAŞAM BAKANLIĞI
TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ BAŞKANLIĞI’NA
Konu:
Tarafıma teslim edilen “Hayat” adlı ürün hakkında değişim talebi
Sayın Yetkili,
Tarafıma
doğum tarihinde teslim edilen ve “Hayat” adıyla anılan ürün, aradan geçen
yaklaşık kırk yıllık kullanım süresi sonunda beklentilerimi karşılamamaktadır.
Bu nedenle değişim ya da kapsamlı bir güncelleme talebinde bulunma gereği
doğmuştur.
Ürüne
ilişkin tarafıma herhangi bir fatura ya da fiş teslim edilmemiştir. Zaten doğum
anında böyle bir belgelendirme yapılmadığı bilgim dahilindedir. Ürün, kutusuz
ve doğrudan kullanıma hazır şekilde tarafıma teslim edilmiş; montaj ve kurulum
işlemleri ise tamamen kullanıcı sorumluluğuna bırakılmıştır. Lakin teknik
konularda yeterli bilgi ve donanıma sahip değilim/değiliz. İnsan kendi
karakterini kurarken hangi vidanın fazla sıkılacağını, hangi duygunun gevşek
kalacağını bilememektedir. Bu konuda tarafıma herhangi bir kullanım kılavuzu da
sunulmamıştır.
Ürünü
ilk yıllarında hevesle kurmaya çalıştım. Mevcut tüm düğmelere bastım;
bazılarını gereğinden fazla zorladım. “Sabır” tuşu zamanla içeri göçtü,
“Cesaret” düğmesi aralıklı çalışmaya başladı, “Mutluluk” modülü ise düzensiz ve
düşük performans göstermektedir. Çevremdeki kullanıcıların cihazlarında hayat
modülünün çok daha yüksek kapasiteyle çalıştığı gözlemlemekteyim.
Arıza
kaydı oluşturmak amacıyla çeşitli kanallardan başvuruda bulundum; dualar,
dilekler ve içsel teknik destek taleplerinde bulundum. Meditasyon yaptım,
enerji frekansımı yükselttim, manifestolar yazdım; pozitif enerjiyi, başarıyı
ve zenginliği mıknatıs gibi kendime çekmeye çalıştım. Ama galiba kutupları ters
bağlamıştım. Evrene sipariş geçtim; “başarı, bolluk, huzur” dedim. Teslimat hâlâ
kargoda görünüyor. Titreşimimi yükselttim ama sanırım sinyal çekmeyen bir
bölgede yaşıyorum. Yani ya geri dönüş alamadım ya da taleplerimin “yoğunluk
nedeniyle sıraya alındığı” izlenimine kapıldım.
Kullanım
süresi boyunca yeterli yönlendirme yapılmaması, içimde oluşan boşluk ve
performans düşüklüğü, üretim ya da teslimatta bir eksiklik olabileceği
şüphesini doğurmaktadır.
Yukarıda
arz edilen nedenlerle, tarafıma teslim edilen yaşam modelinin kapsamlı şekilde
incelenmesini; mümkünse değişim, aksi takdirde kişisel özelliklerime uygun
güncelleme ve kullanım kılavuzu sağlanmasını saygılarımla arz ederim.
Mazlum
Mahsun”
Gönder
tuşuna bastı ve şikâyet hattına dilekçesini iletti. Dilekçeyi gönderdiği anda
içine bir rahatlama gelmişti. Bu artık İç Yaşam Bakanlığı’nın problemiydi.
Mademki hayattan sorumlu birimdi, bu ona uymayan hayatın sebeplerini ve
sonuçlarını araştırıp bulmalıydılar.
Günler
günleri kovaladı; her gün mail kutusunu kontrol ediyor, bir cevap gelmesini
bekledi. Cevap, iki hafta sonra postadan tebligat olarak ulaştı. Görünen o ki,
başvurusunu anlık bir ruhsal çöküntü olarak değerlendirmemişler; konunun
incelenmesi amacıyla resmî dava açılmasına karar vermişlerdi.
Tebligatı
aldıktan birkaç gün sonra mahkemeye gitti. Bugün ilk duruşması görülecekti. Duvarda
yalnızca bir tabela asılıydı;
İÇ
YAŞAM HUKUKU MAHKEMESİ- Hayat Ürünleri Denetim Dairesi Başkanlığı
Hâkim,
ciddiyetini koruyarak konuşmaya başladı; önündeki dosyaların arasından arada
bir bakış atıyor, kaşlarını hafifçe çatıyordu. Salon küçük ve aşırı resmiydi;
duvarlarda yalnızca tabelalar asılıydı. Hayat’ın temsilcisi yanındaki
sandalyede sessizce oturuyor, yakasındaki ad etiketi neredeyse göz alıcı bir
kontrast oluşturuyordu. ‘Ürün Yetkisi – Hayat:2.0’ Sessizlik, kâğıt hışırtıları
ve hafif kalem tıklamalarıyla bölünüyor; her ses, bekleyen herkesin nefesini
kesercesine yankılanıyordu.
“Davacı
Mazlum Mahsun, tarafına teslim edilen ‘hayat’ ürününün beklentilerini
karşılamadığını ileri sürmektedir. Uyuşmazlık konusu, söz konusu ürünün ayıplı
olup olmadığı yahut ortaya çıkan durumun kullanım hatasından kaynaklanıp
kaynaklanmadığıdır. Davacı Mazlum Mahsun, iddia ve şikâyetlerinizi mahkememiz
huzurunda sözlü olarak da beyan ediniz.”
Mazlum
Mahsun ayağa kalktı. Elleri hafifçe terliyor ama sesini kaybetmiyordu:
“Sayın
hakimim, bu hayatın bana eksik veya pasif modüllerle teslim edildiğini
düşünüyorum. ‘Mutluluk, cesaret, sağlıklı yaşam, sosyal bağlar ve risk alma’
modüllerim sürekli tutukluk yapıyor, çoğunlukla da çalışmıyor. Ama ‘sabır, gece
gündüz çalışma, riayet etme, şikâyet etmeme, boyun eğme, sorgulamama’ tuşları hiç
problem çıkarmadan çalışıyor. Ürün tesliminde kullanım kılavuzu verilmedi. Ürünün
montajı tamamen tarafıma bırakıldı. Ben teknik işlerden anlamıyorum. Dolayısıyla
kurulum hatası var ise de bu eksiklikleri kendi hatama bağlamam mümkün değil.
Kanaatimce teslim edilen ‘hayat’ ürünü eksik ya da hatalıdır.”
Hâkim
önündeki kağıtlara birtakım notlar aldı.
“Davalı
taraf vekiline söz veriyorum; beyan ve savunmalarınızı sununuz,” dedi. Bunun
üzerine davalı taraf vekili ayağa kalkarak mahkeme huzurunda savunmasına
başladı.
“Sayın
Hâkim, müvekkil şirket tarafından üretilen söz konusu ürün, her bir kullanıcıya
özgü ihtiyaç ve tercihler dikkate alınarak kişiye özel şekilde tasarlanmakta ve
teslim edilmektedir. Bu itibarla, standart üretim hatasına dayalı genel bir
ayıp veya kusur isnadında bulunulması hukuken de fiilen de mümkün değildir.
Kurulum
aşamasında kullanıcı tarafından gerçekleştirilen işlemlerden veya üçüncü
kişilerce yapılan müdahalelerden kaynaklanan aksaklıkların müvekkil şirkete
atfedilmesi, sorumluluk hukuku ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Ürünün tesliminden
sonraki kullanım ve kurulum sürecinde ortaya çıkan hatalar, üreticiye kusur
isnadını gerektirmez.
Açıklanan
nedenlerle, davacı tarafça ileri sürülen iddiaların hukuki ve fiili dayanaktan
yoksun olduğu kanaatindeyiz. Bu itibarla, davanın reddine karar verilmesini
saygıyla arz ve talep ederiz. Takdir yüce mahkememizindir.”
Hâkim,
her iki tarafa da baktı. Önce davacının yüzündeki beklentiye, sonra davalının
ölçülü sessizliğine… Salonun duvarlarına sinmiş gerilim neredeyse elle tutulur
gibiydi. Gözlüklerini yavaşça gözüne indirdi;
“Yaz
kızım,” dedi tok ve sakin bir sesle. “Dosyanın ayrıntılı biçimde incelenmesine,
teknik hususların aydınlatılması amacıyla bilirkişi tayin edilmesine, davalı
taraftan, modüllerin kullanım süreçleri ile teknik işleyişine ilişkin ayrıntılı
ve denetime elverişli bir rapor sunulmasının talep edilmesine, Davacının, eksik
modüllerinin kanıtlarını içeren Defolu Anılar Dosyası getirmesine karar
verilmiştir.
Dosyada
mevcut eksikliklerin ikmali ile toplanacak delillerin değerlendirilmesi
amacıyla duruşmanın iki ay sonraya, ayın beşi saat 10.00’a bırakılmasına karar
verilmiştir.”
Hâkim,
gözlüklerinin üzerinden son kez salona baktı. Tokmak masaya indi; ses odada
yankılandı. Dava bitmemişti, sadece daha derin ve karmaşık bir hâl almıştı.
Bu
arada mübaşirin dışarıdan yankılanan sesi duyuluyordu; elindeki kâğıttan bir
sonraki dosyanın davacı ve davalı isimlerini tek tek okuyordu. Koridordaki ayak
sesleri, adaletin hiç durmayan ritmi gibiydi.
Adam
ağır adımlarla yazı işlerine gitti, dosyasını talep etti. Kararın bir suretini
ve yerine getirmesi gereken yükümlülüklerin ayrıntılarını çıktı olarak aldı.
Resmî mühür, kâğıdın üzerinde soğuk ama kesin bir iz bırakmıştı.
Hafifçe
gülümsedi. Yıllardır farkında olmadan aktif olan modüllerini düşündü; sabır,
çalışma, sıkıntılarla baş etme ve belki en çok boyun eğme… Sistem bunları kendi
kendine işletiyordu. Ama şimdi, bir modül daha devreye girmişti; UMUT... Ve bu
sefer, onun kontrolü altındaydı bu modül.
O
gün eve dönerken, “hayatını iade etme” talebinin artık yalnızca içsel bir
çığlık olmadığını fark etti. Bu, kayda geçmiş bir istemdi; sistemin de yerine
getirmek zorunda olduğu resmî bir görev hâline gelmişti. İçinde küçük ama
kararlı bir umut filizlendi. İlk kez, eksik modüllerinin gerçekten
güncellenebileceğine dair bir güven. Yazı işlerinden aldığı dökümde şunlar
yazıyordu.
· Bilirkişi raporunda; eksik modüller, pasif loglar, kullanım alışkanlıkları ve üretim kayıtları incelenecekti.
· Davacı, eksik modüllerinin kanıtlarını içeren Defolu Anılar Dosyası sunacaktı.
Eve giderken
yolunu biraz uzattı. Mahkemenin karşı sokağındaki kırtasiyeye girdi; rafların
arasında kısa bir tereddütten sonra çizgili bir not defteri seçti. Yanına mavi
bir pilot kalem aldı. Mürekkebin akışını denemek için küçük bir çizgi çekti; iz
netti, kararlıydı.
Hafıza güvenilmezdi, bu yüzden not
almak önemliydi. İnsan en çok kendi yaşadıklarını yuvarlıyor, törpülüyor, bazen
de sessizce siliyordu. O silinmelere izin vermeyecekti. Aklına gelen tüm defolu
anıları, çalışmayan modülleri, yarım kalmış cümleleri tek tek yazacaktı. Sonra
hepsini bilgisayarda bir dosyaya dönüştürecek, tarih atacak, başlık koyacak,
düzenleyecekti.
Bakanlık şikâyetini ciddiye almışsa,
o da üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirecekti. Kendi hayatının
bilirkişisi gibi davranacak, kanıt toplayacak, örnek gösterecek, kronoloji sıralayacaktı.
Ve belki de insan, iyileşmeye en çok, kendi hikâyesini ciddiye aldığı gün
başlıyordu. Defteri açtı ve yazmaya başladı.
“22
yaşımda, ilk iş günümde çalışma masama oturduğumda içimde başarıya, heyecana ya
da en azından tatlı bir telaşa dair bir kıpırtı hissetmem gerekiyordu. Fakat
hiçbir şey olmadı. Modül tamamen pasif kaldı. İş arkadaşlarımın tebessümleri,
“hoş geldin” diyen sıcak sesleri ve ilk günün o canlı atmosferi bende en ufak
bir karşılık uyandırmadı. Ne heyecan ne korku ne de mutluluk kalp atışlarımda
bir değişiklik yarattı; nabzım sıradan bir günün temposundaydı. İnsan
Kaynakları’nın yaptığı başlangıç değerlendirmesinde adrenalimin beklenen
düzeyin altında kaldığını tespit edilmiş, içsel mutluluk modülümün devreye
girmediğini not olarak dosyama işlenmişti. Herkes bunu profesyonel bir
soğukkanlılık olarak yorumladı, oysa ben ilk kez içimde bir şeylerin eksik
çalıştığını o masada, kimseye belli etmeden fark ettim.
30.
yaş günümde yakın arkadaşlarım bana sürpriz bir parti düzenlemişti. Kapı
açıldığında beklenen o ani sevinç patlaması, kahkahalar, sarılmalar… Hepsi
yaşandı; fakat benim içimde değil. Video kayıtlarında yalnızca ölçülü bir
tebessümüm var, kahkaha attığım tek bir ana dair görüntü yok. (Doğum günü CD’si
dosyaya eklenecek.) O gece sosyal bağ modülü ile mutluluk modülü aynı anda
pasif kaldı; kalabalığın ortasında olmama rağmen içsel sistemimde bir
hareketlenme gerçekleşmedi. Bilirkişi bunu “tesadüfi değil, sistemsel bir
aksaklık” olarak nitelendirebilir. Benim ifadem ise daha sade; sistem o akşam
çalışmadı.
Üniversite
yıllarımda yaşadığım ilk romantik yakınlaşmada bedenim olması gerektiği gibi
tepki verdi; kalp atışlarım hızlandı, avuç içlerim terledi, heyecanı fiziksel
olarak hissettim. Yani sistem yüzeyde çalışıyordu. Fakat kritik noktada
mutluluk modülüm devreye girmediği için deneyim tamamlanamadı. Dışarıdan
bakıldığında güzel ve heyecanlı bir an olarak görülen o sahnede, benim içimde
ölçülebilir bir mutluluk yoktu. Çevremdekiler o anı keyifli, hatta özel olarak
tanımlarken, ben yalnızca biyolojik bir hareketlilik yaşadım; sevinç hissi
oluşmadı. Heyecan vardı ama mutluluk yoktu. Bu durumun anlık bir tereddüt
değil, modüllerim arasındaki sistemsel bir uyumsuzluk olduğunu net fark ettim.
Bir
sabah sokakta yürürken çiçek açmış ağaçları gördüm. Normalde bu tür bir manzara
mutluluk modülümü devreye sokmalı, içimde hafif bir keyif ve sevinç
yaratmalıydı; ama o an hiçbir duygu hissetmedim. Modül tamamen çalışmıyordu;
varlığı sadece zihinsel farkındalıkla sınırlı kaldı, içimde hiçbir yankı
uyandırmadı. Görgü tanıkları ve kendi not defterimde tuttuğum kayıtlar,
mutluluk modülümün o gün tamamen pasif ve sistemsiz olduğunu açıkça kanıtlıyor.
Dışarıdaki renkler ve güzellikler vardı; fakat modül çalışmadığı için içsel bir
deneyim oluşmadı.”
Sonra
bir an durdu ve düşündü. Mahkemeyi kandırmaya çalışmamalıydı; tespit edilirse
cezası çok daha ağır olabilirdi. Defterin altına, kendi kendine hatırlatır gibi
şu sözleri not etti:
“Ama
şunu da belirtmek isterim; ürünü hiç tam kapasite kullanmadım. Korkudan bazı
özelliklerini devreye almadığım doğrudur. “Git” butonuna basmadım. “Söyle”
seçeneğini erteledim. “Sev” uygulamasını güncellemedim.”
Sonra
çocukluğuna indi. Bu modüllerin neden pasife düşmüş olabileceğini düşündü. Ve o
anı zihninden çıkarıp kâğıda döktü.
“Ürünü
ilk teslim aldığım yıllarda her şey çalışıyordu. “Hayal gücü” yüksek
kapasitedeydi. “Cesaret” otomatik başlatılıyordu. “Merak” sürekli açık
kalıyordu. Kimse kullanım kılavuzu vermemişti ama ben kurcalamaktan
korkmuyordum. Sonra bir gün biri dedi ki; “Büyü artık.” O cümle ilk yazılım
güncellemesiydi. O gün bazı modüller tamamen devre dışı kaldı. Ağlamak sessize
alındı, soru sormak sınırlandı, hayal kurmak ise haftada bir kez serbest
bırakıldı. Okul yıllarında sistemim giderek daha karmaşık hâle geldi;
başkalarının beklentileri cihazıma uzaktan erişim sağlamaya başladı.
“Başkalarını memnun et” uygulaması arka planda sürekli çalışıyordu. Bataryam
çabuk bitmeye başladı, ama kimse bana şarj aleti vermedi. Her şey dışarıdan
yönetiliyor, ben ise sadece pasif bir kullanıcı gibi izliyordum; sistem kendi
kurallarını dayatıyor, içimdeki modülleri istedikleri zaman açıp kapatıyordu.
Gençliğimde
bir kez “Git” tuşuna basacaktım, ama basmadım. Bir kez “Söyle” seçeneğini aktif
edecektim, erteledim. Bir kez “Sev” uygulamasını tam sürüm kullanacaktım, ama
deneme sürümünde bıraktım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da belki ben garanti
kapsamı dışına çıkmaktan korktum; ama diğer modüller sorunsuz çalışırken bu üç
modülün sürekli tutukluk yapması tamamen benim hatam olamaz. Belki dışarıdan
müdahale edilerek devreleri kapatıldı, belki sistemin kendi aksaklığıdır. Kimsenin
günahını almak istemiyorum; sadece eksik işleyen bir sistemin içinde var olmaya
ve hâlâ bununla baş etmeye çalışıyorum. Saygılarımla.”
Devam Edecek....
.png)
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder