MAŞUK

"Sizin hiç mütemadiyen gördüğünüz bir kâbusunuz oldu mu? Benim oldu! Hem de on sekizinci yaş günümde doğum günü hediyesi olarak verildi babam tarafından! Son altı aydır bu ve buna benzer kâbuslar görüyorum. Daha doğrusu benimle ilgili büyük sırrı öğrendikten sonra görmeye başladım, mekânlarının farklı ama içinde sürekli bir sandığın bulunduğu kâbusları…"

Kerem Türkoğlu, güçlü bir holding ailesinin gelecekteki varisi olarak yetiştirilmektedir. Devrim ise öğretmen bir ailenin idealist kızıdır. Farklı dünyalardan gelen bu iki insanın yolları, Kanada’ya giden bir uçak yolculuğunda kesişir. Tesadüf gibi başlayan bu karşılaşma, imkânsızlıklara rağmen büyük bir aşka ve evliliğe dönüşür.

Ancak hayat, bu hikâyeye uzun bir mutluluk yazmaz. Devrim’in amansız hastalığı, iki âşığı ayırır. Fakat geride yalnızca bir kayıp değil, çözülmeyi bekleyen bir sır bırakır: "Devrim, ölmeden önce yumurtalarını dondurmuştur."

Yıllar sonra Kerem, ölmüş eşinden gelen bir mektupla yeniden sarsılır. Tıbben hâlâ mümkün olan bir mucize vardır; taşıyıcı anne aracılığıyla, Devrim ile ortak bir çocuk…

Ve bu kez Kerem’in yolu Elif’le kesişir. Elif, bu mucizeye gönüllü olur. Ama atladığı şey şudur; hamilelik yalnızca bir “taşıma” değildir; bir bağ kurma biçimidir. Bedeninde büyüyen hayat, onun kalbinde de kök salmaya başlar.

Elif, en çok da bebeğin hayatındaki yerinin ne olduğunu tanımlayamaz; kendine bir ad bulamaz. “Üvey anne” bile bir şekilde annelik hanesine yazılırken, “süt anne” bile varlığını bir yere koyarken, onun yeri hep boş kalır. Kendi içinde sürekli aynı soruyu taşır: "Ben bebek için kimim?"

Zamanı geldiğinde, çocuğun hayatından hiç olmamış gibi çıkacaktır. Ama bu, bir çocuğu iki kez annesiz bırakmak değil midir?

Ve en acısı Elif'in yüreği bu ayrılığı kaldırabilecek mi?

Aşk, kayıp ve annelik kavramını en kırılgan sınırlarında sorgulayan sarsıcı bir roman…





 

Yorumlar

Popüler Yayınlar