İnsanın Alacası İçinde...
İnsan, yeryüzünde aklıyla övünen tek canlıdır. Ne gariptir ki en büyük yanılgılarını da yine aklıyla yapar. Gördüğünü gerçek, duyduğunu kesin bilgi, hissettiğini ise hakikat sanır. Oysa hakikat çoğu zaman ilk bakışta görünen değildir. Çünkü insanın gözü nesneleri görür; niyetleri, zamanı ve gerçeğin bütününü göremez.
Eskiler boşuna söylememiştir: "İnsanın alacası içinde, hayvanın alacası dışında." Hayvanın rengi derisindedir; insanın rengi ise vicdanında, karakterinde ve zamanı geldiğinde yaptığı tercihlerdedir. Bu yüzden bir insanı tanımak bazen yıllar sürer. Aynı şekilde bir olayı anlamak da...
Yaşadığımız çağın en büyük hastalığı cehalet değildir; aceleciliktir. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı ama hikmete ulaşmak bir o kadar zorlaştı. Bir haber duyuyor, birkaç görüntü izliyor, birkaç cümle okuyor ve zihnimiz hükmünü veriyor. Oysa gerçek çoğu zaman parçaların tamamında saklıdır. Biz ise bir parçaya bakıp bütünü tarif etmeye çalışıyoruz.
Sokrates, "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir." derken bilgisizliğini değil, hüküm vermeden önce duyduğu tevazuyu anlatıyordu. Çünkü insan, bildiklerinin sınırını fark ettiği gün gerçekten düşünmeye başlar. Ne var ki bugün tam tersini yaşıyoruz. En az bilenler en kesin konuşuyor, en çok bağıranlar en haklı olduklarını sanıyor.
Son günlerde siyasette yaşanan tartışmalar da bana bunu düşündürüyor. Bir zamanlar aynı idealler uğruna mücadele eden insanların bugün birbirlerine en ağır sözleri söylemesi, dün verilen emeklerin birkaç öfke cümlesiyle yok sayılması yalnızca siyasi bir mesele değildir. Asıl mesele, bizim olaylara bakış biçimimizdir. Bir insanın yıllarca yaptığı hizmeti tek bir güne indirgemek de yanlıştır; onu hatalarından tamamen arındırmak da...
Tarih, acele hüküm verenlerin mahcubiyetleriyle doludur. Bir dönem hain ilan edilen nice insan yıllar sonra kahraman olarak anılmış, omuzlarda taşınan nice isim ise zaman geçtikçe sert eleştirilerin odağı hâline gelmiştir. Değişen her zaman insanlar olmamıştır; çoğu zaman değişen, bizim onlar hakkındaki hükümlerimiz olmuştur.
Yakın geçmişte buna benzer örnekleri hep birlikte yaşadık. Sosyal medyanın kurduğu görünmez mahkemelerde insanlar birkaç saat içinde suçlu ya da kahraman ilan edildi. Günler sonra gerçekler değiştiğinde ise ilk söylenen sözleri geri alabilen pek olmadı. Çünkü söz, ağızdan çıktıktan sonra sahibine değil, zamana ait olur.
Mevlânâ'nın "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol." sözü de yalnızca dürüstlüğü değil, insanı tanımanın zorluğunu anlatır. Çünkü görünmek ile olmak arasında bazen uzun yıllar vardır. İnsan, en çok da zaman karşısında kendini ele verir.
Bugün birilerini alkışlıyor, yarın aynı insanları yerin dibine sokuyoruz. Sonra yeni bilgiler ortaya çıkıyor ve bu kez kendi sözlerimizden utanıyoruz. Fakat çoğu zaman özür dilemek yerine yeni bir gündeme sığınıyor, hatalarımızla yüzleşmek yerine onları unutmayı tercih ediyoruz.
Belki de hakikatin en büyük düşmanı yalan değildir; peşin hükümdür. Çünkü yalan bir gün ortaya çıkabilir. Ama peşin hüküm, vicdanda kök saldığında gerçeğin kapısını içeriden kilitler.
Bazen düşünüyorum da; sorun insanların değişmesi mi, yoksa bizim onları hiç değişmeyecek varlıklar sanmamız mı? Hepimiz zamanın içinde dönüşüyoruz. Dün başka düşünen bugün başka düşünebilir; dün hata yapan yarın doğruyu bulabilir; dün doğru yapan da yarın yanlış yapabilir. İnsan olmanın en temel özelliği kusursuzluk değil, değişebilirliktir.
İşte bu yüzden bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeni kahramanlar aramak değil, daha olgun bir vicdan inşa etmektir. Bizi kurtaracak olan öfke değil sükûnettir; gürültü değil muhakemedir; körü körüne taraf olmak değil, anlamaya çalışmaktır. Çünkü hakikat, bağıranların sesinde değil; bekleyebilenlerin sabrında büyür. Acele hüküm vermek insanın tabiatı olabilir ama hükmünü erteleyebilmek, onu gerçekten insan yapan erdemlerden biridir.
Eskiler, "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır." derken aslında kahveyi değil, insanın hafızasını ve vefasını anlatıyordu. Hatır, fincanın içinde değil; onu uzatan elde, aynı masada kurulan dostlukta ve zor zamanlarda birbirini unutmayan yüreklerde saklıydı. Ne yazık ki bugün kırk yıl hatır taşıması gereken insanlar, kırk gün geçmeden birbirlerini silebiliyor; dün omuz omuza yürüdüklerini bugün en ağır sözlerle yargılayabiliyor. Oysa vefa, yalnızca iyi günlerin değil, zor günlerin de ahlakıdır.
Kim bilir bu yüzden artık aynı masaya oturmak bile zorlaştı. Bir fincan kahvenin hatırını taşıyamayanların, bir bardak çayı paylaşacak sabrı da kalmıyor. Hâlbuki nice kırgınlıklar bir bardak çayın buharında yumuşamış, nice düğümler konuşularak çözülmüş, nice önyargılar aynı sofrada eriyip gitmiştir. Çünkü çay yalnızca demlenmez; sabır da demlenir. İnsan bazen konuşarak değil, dinleyerek birbirini anlamayı öğrenir.
Yeniden başlamamız gereken yer çok uzakta değildir belki de... Aynı masaya oturabilmek... Birbirimizin yüzüne öfkeyle değil, vicdanla bakabilmek... Haklı çıkmayı değil, doğruyu bulmayı istemek... Fikir ayrılıkları insanı düşman yapmaz; asıl düşmanlık, konuşacak bir masayı bile ortadan kaldırmaktır.
Ve unutmamalı; zaman yalnızca yaraları değil, gerçekleri de ortaya çıkarır. Bugün kesin sandığımız birçok şey, yarının mahcubiyeti olabilir. Bu yüzden çağımızın en büyük cesareti, hemen konuşmak değil; gerektiğinde susabilmek, hükmü zamana bırakabilmek ve hakikatin acele etmediğini unutmamaktır. Bir toplumun gerçek gücü de herkesin aynı şeyi düşünmesiyle değil, farklı düşünen insanların aynı masada bir fincan kahvenin hatırını, olmadı bir bardak çayın sıcaklığını paylaşabilecek olgunluğu gösterebilmesiyle ölçülür.
Gülhan Genç - 16.07.2026
Düş(g)ünce

.png)

Yorumlar
Yorum Gönder