Küresel Düzenin Dar Boğazı: HÜRMÜZ

 

Bazı hikâyeler vardır; ilk duyulduğunda güldürür, biraz düşününce insanın içine korku salar. Hani şu meşhur hikâye… Bedendeki organlar bir gün toplanıp müdürlük yarışına girer. Beyin kendini över, kalp vazgeçilmez olduğunu anlatır, akciğer nefesle tehdit eder. Derken g*t ayağa kalkıp “Müdür ben olacağım” der. Herkes kahkahadan kırılır. Kimse onu ciddiye almaz. O da hiçbir şey söylemeden sistemi kapatır. Birkaç gün sonra içerideki düzen çökmeye başlar; mide sancılanır, kalp zorlanır, beyin bulanır. Sonunda bütün organlar teslim olur: 

“Tamam sensin müdür, yeter ki sistemi aç.”

Bugün dünya siyaseti tam olarak bu hikâyeye dönmüş durumda.

İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden verdiği mesaj aslında çok açık: “Beni küçümseyebilirsiniz ama istersem bütün sistemi kilitlerim.” Çünkü modern dünyanın damarlarından biri o boğazdan geçiyor. Petrol, enerji, ticaret… Dünya ekonomisinin bağırsak sistemi gibi çalışan bir geçit. İran bunu bir koz olarak masaya sürüyor. ABD ise her zamanki refleksiyle karşılık veriyor; savaş gemileri, tehditler, misillemeler, sert açıklamalar… İki taraf da birbirine güç gösterisi yapıyor. Fakat insan şu soruyu sormadan edemiyor:

"Dünyayı gerçekten devletler mi yönetiyor, yoksa egolar mı?"

Çünkü artık uluslararası ilişkiler akıl üzerinden değil, “Kim daha büyük!" yarışı üzerinden ilerliyor. İran boğazı sıkmakla tehdit ediyor, ABD yumruğunu gösteriyor. Sonra piyasalar çöküyor, petrol yükseliyor, halkların cebindeki para eriyor. Yani birkaç yöneticinin güç savaşı, milyonlarca insanın hayatına zam, korku ve belirsizlik olarak dönüyor.

Tarihin en büyük felaketleri çoğu zaman tam da böyle başladı zaten. Kimsenin geri adım atmak istemediği, herkesin kendi kibrini “itibar” sandığı dönemlerde… Çünkü güç sahibi olanlar çoğu zaman uzlaşmayı zayıflık, tehdit etmeyi liderlik zannediyor. Oysa gerçek liderlik, sistemi kilitlemek değil; sistemi ayakta tutabilmektir.

İşin trajikomik yanı şu; o hikâyede herkes g*tle dalga geçiyordu ama sistem onun kapanmasıyla çöktü. Bugün de dünya küçümsenen ülkelerin, ambargo altındaki rejimlerin ya da “önemsiz” görülen coğrafyaların nasıl küresel kriz çıkarabileceğini yaşayarak öğreniyor. Demek ki mesele sadece güç değil; sistemin hangi noktasını tutabildiğin.

Ama burada daha acı bir gerçek var. Bedelini hiçbir zaman müdürlük kavgası yapanlar ödemiyor. Ne Abd'de yöneticiler market kuyruğunda bekliyor ne siyasetçiler faturalarını düşünerek uyuyor. Olan yine sıradan insanlara oluyor. Çocukların sütüne, işçinin mazotuna, emeklinin mutfağına oluyor.

Belki de çağımızın en büyük problemi; dünya hâlâ birkaç büyük gücün kendini “düzen kurucu” sanmasıyla yönetiliyor. Gücü elinde tutan devletler, kendi çıkarlarını dünyanın çıkarı gibi sunuyor. Karşılarında duran ülkeler ise çoğu zaman “tehdit” ilan ediliyor. İran meselesinde de durum biraz böyle. Yıllardır ekonomik baskılarla, yaptırımlarla ve kuşatılmışlık hissiyle yaşayan bir ülkenin elindeki en büyük stratejik kapıyı koz olarak kullanması şaşırtıcı değil. Çünkü bazen mesele saldırmak değil, sıkıştırıldığında nefes alacak alan bırakılmadığını göstermektir. Hürmüz gerilimi aslında bize şunu anlatıyor. Dünyada herkes eşit güçte olmayabilir ama bazı ülkeler öyle kritik noktalarda durur ki, onları yok saymaya kalktığınızda bütün sistem sarsılır.

Gülhan Genç

05.05.2026/İstanbul

Yorumlar

Popüler Yayınlar