Aynı Hikâyenin Farklı Afetleri: "Doğa Verdiğini Geri Alır..."
İnsan çoğu zaman doğayı kontrol
edebileceğini, yönlendirebileceğini ve kendi ihtiyaçlarına göre yeniden
şekillendirebileceğini düşünür. Oysa doğa, sessiz kaldığı sürece bu yanılgıya
izin verir; konuştuğunda ise hatırlatır. Son günlerde Türkiye’nin birçok
bölgesinde mevsim normallerinin üzerine çıkan yağışlar, bu hatırlatmanın en
sert örneklerinden biri oldu. Kısa sürede etkili olan sağanaklar bazı
şehirlerde sokakları suyla doldurdu, alt geçitleri kullanılamaz hale getirdi,
dereleri taşırdı ve yaşamı durma noktasına getirdi. Yağmurun kendisi yeni bir
şey değil, hatta hayatın devamı için vazgeçilmez bir döngü; ancak yoğunluğunun
artması ve kısa süreye sıkışması, doğanın dengesiyle insanın kurduğu düzen
arasındaki farkı yeniden görünür kıldı. Mesele yağmurun çok yağması değildi,
suyun nasıl davrandığı ve insanın bu davranışa ne kadar hazırlıklı olduğuydu.
Doğada su her zaman kendi yolunu
bulur. Eğime göre akar, toprağa karışır, derelerden denize ulaşır ve döngüsünü
tamamlar. Fakat insan, bu doğal akışı çoğu zaman kendi planlarına göre yeniden
düzenlemeye çalışır. Şehirler büyürken dere yatakları daraltılır, doğal su
yolları betonla kaplanır, akış yönleri değiştirilir ve suyun hafızası göz ardı
edilir. Dolayısıyla hidroelektrik santraller yani HES’ler de bu tartışmanın önemli birer parçası haline geldi. Enerji üretimi açısından önemli bir kaynak olarak
görülen bu yapılar, akan suyu elektriğe dönüştürürken aynı zamanda suyun doğal
rejimine müdahale eder. Her müdahale kendi içinde bir denge kurmaya çalışsa da
doğa, insanın çizdiği sınırları her zaman aynı şekilde kabul etmez. Özellikle
aşırı yağış dönemlerinde, suyun doğal akışının daraltıldığı veya
yönlendirildiği alanlarda riskler daha görünür hale gelir.
Sel, yalnızca aniden yağan
yağmurun sonucu değildir; birikmiş müdahalelerin, daraltılmış yatakların ve göz
ardı edilmiş doğal akışın bir sonucudur. Su, kendisine açılan yolu kullanır;
yol daraltıldığında ise yeni bir çıkış arar ve çoğu zaman bu çıkış insanın
yaşadığı alanlara doğru olur. Bu nedenle yaşanan taşkınlar sadece meteorolojik
bir olay olarak değil, aynı zamanda insan-doğa ilişkisinin bir sonucu olarak da
okunmalıdır. Doğa, verdiğini geri alırken bunu bir öfkeyle değil, kendi
dengesini yeniden kurma refleksiyle yapar. Çünkü doğa için amaç zarar vermek
değil, var olan düzeni sürdürmektir.
Bugün yaşanan yoğun yağışlar ve seller, geçmişte yapılan tercihlerle bugünün sonuçlarını bir araya getirmekte. Şehirleşme politikaları, altyapı tercihleri, su yönetimi ve enerji yatırımları bu tablonun parçaları. HES’ler üzerinden yürüyen tartışmalar da bu bütünün dışında değil; çünkü mesele sadece enerji üretimi değil, suyun doğayla kurduğu ilişkinin nasıl yönetildiği.
Suya müdahale edildiğinde sadece enerji
elde edilmez, aynı zamanda yeni risk alanları da oluşmakta. Bu riskler hemen
görünmüyor, bazen yıllar içinde birikiyor ve uygun koşullar oluştuğunda ortaya
çıkıyor. Yanlış yapılaşmanın bedeli sadece bir afette değil, her afette yeniden
ortaya çıkıyor. Depremde yerle bir olan binalar, selde su altında kalan
mahalleler, dere yataklarına inşa edilen evlerin suyla birlikte sürüklenmesi,
zemin etüdü yapılmadan yükselen yapıların heyelanla yıkılması, yağan yağmur
sularının yer altına süzülememesi, toprağın suyu emememesi, betonlaşan
yüzeylerin suya geçit vermemesi ve doğal drenaj yollarının kapatılması
nedeniyle her yoğun yağışta hayatın durma noktasına gelmesi, aslında aynı
hikâyenin farklı sahneleridir.
Sonuçta değişmeyen gerçek şu;
doğa insanın karşısında değil ama ona bağlı da değil. Kendi dengesini sürdürür
ve bu denge bozulduğunda onu yeniden kurar. Bazen bu süreç sessiz olur, bazen
ise bir sel kadar görünür ve yıkıcıdır. Yağmurun artması, sellerin çoğalması ve
HES tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi, aslında tek bir şeyi hatırlatır;
doğa, verdiğini unutmaz ve zamanı geldiğinde geri alır.
Gülhan Genç - 23.05.2026
Düş(g)ünce

.png)
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder